Adınızı ilk kez haberlerde duydum. Sizi ne gördüm, ne de tanırım. Ancak içimden bir ses bu mektubu yazmam gerektiğini söyledi. Sadece görevinizi yaptığınız için size reva görülen bu hukuksuzluğa karşı çıkmazsam, yarın öbürgün çocuklarımın yüzüne bakamacağımı biliyorum. "Baba neden yazmadın?" soruları karşısında boynumun bükük kalacağını biliyorum. Siz, dokunulmazlara dokunma cesaretini gösterdiğiniz bir dönemde, susarsam sıranın bana, hatta çocuklarıma da geleceğini biliyorum.
Sayın Başsavcım,
Makamlar, mevkiler gelip geçicidir. Bugün başsavcı olursunuz, yarın sıradan bir savcı... Hatta meslekten ihraç edilmeniz durumunda, avukat olarak da hayatınıza devam edebilirsiniz. Hiç önemli değil. İnsan, hayatı boyunca her türlü durumla, zorlukla karşılaşabilir. Yeter ki, onurunuzu muhafaza edin. Unutulmamalıdır ki, iki yüzlülerin, yalakaların, şerefini, haysiyetini satanların, kendi üç kuruşluk çıkarlarını, bu kutsal ülke çıkarları üzerinde tutanların zamanı gelince silinip gideceği tarihi bir gerçektir.
Tarih tekerrür etmektedir. Size sadece şu küçük kesiti aktarmak isterim:
Mondros Antlaşması gereği Atatürk'ün komutanı olduğu Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu dağıtılınca Osmanlı Hükümeti, Mustafa Kemal'i İstanbul'a çağırdı. 13 Ekim 1918 günü Mustafa Kemal, Adana treninden inip, Haydarpaşa Rıhtımı'na ayak basınca karşılaştığı manzara şudur: 55 düşman gemisi, zafer bayraklarını açarak İstanbul Limanı'na girmektedir. Bütün karşı sahiller Rumların, Yahudilerin, Levantenlerin sarhoş çığlıkları ve palikarya naraları ile çınlar. Mustafa Kemal, bu manzara karşısında, en ufak bir tereddüt bile göstermeden ve soğuk kanlılığını muhafaza ederek: "Geldikleri gibi giderler!" dedi.
Sanki hiç gitmeyecekmiş gibi İstanbul'a demirleyen bütün işgal gemileri, geldikleri gibi gitti. Hem de onun gönderdiği askerleri selamlayarak. Sarhoş çığlıkları ise ebediyen sustu.
Bugün size yapılanlar, onurlu, haysiyetli, masum insanlara yapılanlar, işgal döneminde Türk halkına yapılanlardan farklı değil. Ve inanın yalnız değilsiniz. Bu halk sessiz, pısmış, sinmiş gibi görünse bile, siz aldırmayın, yüreği sizlerle birlikte atan milyonlarca insan var bu ülkede. Yine büyük Atatürk'ün dediği gibi:
"Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu durumdan daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî çıkarlarını, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"
Sayın Başsavcım,
Siz, damarlarınızdaki o asil kana güvenin. Onurlu, parlak bir gelecek için mücadelenize devam edin. Hiç bir endişeniz olmasın. Geldikleri gibi gidecekler! Son olarak, İsmet İnönü'nün hafızalara kazınan o sözünü hatırlatmakta fayda var:
"Bir ülkede şerefliler, şerefsizler kadar cesur olmadıkça o ülke yıkılmaya mahkumdur!"